“ZORAKİ” BAŞKENT, SÜKUNETLİ ŞEHİR: Ottawa

0
1255
Başkent Ottawa’nın dikkat çekici bir tevazuu ve sadeliği vardır. Kimilerince şehrin bu sadeliği, sıkıcılık ve tekdüzelik gibi algılansa da benim lügatimde bunun manası tevazudur. Fıtri olduğu kadar mecburi bir tevazu…Hangi şehir bu kadar çok nimete mazhar olmasına rağmen,  bu denli   gurursuz ve dahi  ihmal edilmiştir…Her şeyden önce bu şehir kendi halindedir.
Ottawa, İngiltere Kraliçesi Victoria tarafından başkent olarak belirlenmiş, gel gör ki isim annesi kraliçemiz bile bu şehri ziyaret etmemiş. Orada bir başkentimiz var, gitmesek de görmesek de bizim başkentimiz….
Bu ihmal edilmiş şehrin yavaş büyümesiyle ( hatta yerinde saymasıyla) ilgili Hutchison 40’larda ne söylemişse, 2010’larda  Andrew Cohen de aynı şeyleri tekrarlamak  zorunda kalmıştır. Gerçekten de sahip olduğu olağanüstülüklere rağmen bir kaplumbağa hızıyla ilerleyen Ottawa,  Kanada’nın dünya başkenti olma fırsatını kaçırmıştır! Çok da umurundadır sanki!
Başkent Ottawa, herşeyden önce, mükemmel bir mekana konuşlanmıştır. Şehrin ortasından zarafetle süzülen  Ottawa Nehri,  sayısız su yolları, o güzelim tarihi Rideau kanalı,  parkları, bahçeleri, çevre çiftlik ve bostanları, adeta sonsuzluğa uzanan bisiklet yolları, eteklerine yaslandığı dünya harikası  Gatino tepeleri, şehri sarmalayan yeşil bir kemer…Göller.
Eyaletlerin kesişim noktasıdır Ottawa. İki ana eyaleti birbirinden ayıran nehirden hayat alan başkentin, ikidilliliğin en güzel sergilendiği şehir olması, İngiliz ve Fransız kültürlerinin mezcedildiği müstesna bir nokta olması,  her daim gelen bir göç dalgasıyla yeni zenginliklere açık olması gibi sebelerle sosyal kapitali de zengin olan bu şehirde kayıp olan ne!
Ottawa, zoraki bir başkent ( Yakup Kadri’nin Zoraki Diplomat’ı gibi)  havasından kurtulabilmiş değildir. Hatta kendisine biçilen bu resmi havadan sıkılmış da , şöyle nehir kenarında sıradan bir Ontario kasabası olabilmeyi canına minnet bilmiş edalardadır.
Çirkin ve tekdüze bir mimarisi olduğunu ( hatta bir mimarisi olmadığını) düşünüyorum… Şehir merkezinde  biçimsizce  başını uzatmış  bir kaç soğuk gökdelen, tarihi doku mahrumiyetinin boşluğunu doldurabilmek için yerli yersiz serpiştirilmiş anıt, heykel türü şeyler… Şehrin en büyük zenginliği olan coğrafyasının üzerine, üstelik Kanada mühendisliğine hiç de yakışmayacak kadar, abandırılmış ruhsuz binalar, başkenti gerçekten de “ karaktersiz” bir çehreye bürümüştür.
Ottawa karpostalarının vaz geçilmez figürü Meclis binası, şehrin medar- ı iftiharı olmalıdır! Bu gotik binada,  İngiliz havası (özentisi) hakimdir. Sık sık çalan bilmem kaç tonluk kule çanları Kanada demokrasisinin dellallığını yapar. Kulenin gözlem tepesinden şehre nazar kıldığınızda, başkentin her yerini; yemyeşil siluetiyle birlikte gelişememişliğini görebilirsiniz…
Şehrin en yüksek kulelerine sahip olan bu yeşil çatılı tarihi binanın küçücük bahçesi umuma açık bir parktır. Evet, elinizi kolunuzu sallayıp , çimenlerin üstüne uzanıp Türk çayınızı kemal-i afiyetle yudumlayabilirsiniz. Herhalde dünyanın pek az meclisinin bahçesinde piknik yapmaya, hatta futbol,  frizbi oynamaya izin verilir.
Meclis, ek binalarıyla şehrin ortasında küçük  bir ortaçağ kasabasını andırır. Adeta, Fransız eyaletinden güçlükle  kaçan ortaçağ İngilizlerinin, Fransızların  gelememesi için aradaki köprüyü kaldırıp kendilerini  atıverdiği bir feodalite kasabası…
Niagara’nın en güzel görüntülerinin Amerika’da değil de , Kanada tarafinda olması gibi,  taşları karartılarak tarihi bir hava verilmiş Meclis binasının da en görkemli manzaraları , Quebec tarafından seyredilir.  Fransızlar,  başkente her baktıklarında  Kanada demokrasisine şükran ve minnetdarlık hisleri yerine,   İngiltere Kraliyetine rahmet okuyor olmalılılar! Bu arada, İngilizler de Ontario’dan baktıklarında seyredebilecekleri bir kaç hoş bina yapmaktan geri kalmamışlardır Quebeck eyaletine.
Alabildiğine bir göçmen şehri olmasına rağmen, yeni gelenlerin hayallerini felce uğratan başkentin merkezi, akşamleyin hayalet şehir oluyor. Hayalperest göçmenler işten eve evden işe koşuşturmaktan fazla “leisure” faaliyetlere takılamadıkları için üzülmesinler. Nitekim bir kaç göbek Kanadalılar da muhtemelen can sıkıntısından patlıyorlardır evlerinin arkabahçelerinde.  Ottawa operalara, tiyatrolara gidilecek, rengarenk bir gece hayatı olan, zengin  alışveriş seçenekleri sunan, lezzetli restaurantları olan bir şehir değil… Bu bakımdan da turistler için cazibeli bir mekan değil. Kingston Bingöller’i, Niyagara’yı, Montreal veya Toronto’yı gezip, ayıp olmasın ( ya da zoraki!)  diye geldikleri, sonra da bu gezip tozdukları yerlerin yorgunluğunu atmak için otelde konakladıkları bir şehir Ottawa.
Şehirlerin çok iyi rasat edilebilecek noktaları vardır. Orhan Veli Urumeli Hisarı’na oturup gözleri kapalı duyumsarken şehri, Yahya Kemal Üsküdar’a serer postunu. Benim de en sevdiğim İstanbul noktası, Süleymaniye Camisi’nin arka bahçesidir. Buradan nazarlarınız olanca vüsatiyle Yeditepe’yi kuşatır ve  “İstanbul kanatlarımın altında”dır. Ottawa’nın ruhunu yakalayabileceğiniz can alıcı gözlem yeri ise, Wellington ile Elgin caddelerinin kesiştigi yerdir. Bu hakim noktadan başkentin  mütevazı karakteristiklerini yakalayabilirsiniz. Bu yol ayriminda birbirine yan bakan değil de kaynaşmış iki millet görürsünüz: Ingiliz Meclis binasıyla, Fransz Chateau Laurier Oteli kafa kafaya vermişlerdir. Ve hemen karşıdaki Amerikan mimarisine uygun yapılan Kongre Sarayı da bu ikiliye eşlik ederken, bir nevi Kanada’nın temel bileşenleri hakkında bilgi verir bize: Üç ahbab çavuş hikayesi… Bakışlarınız Elgin Caddesisi tüm derinliğine yakalayabilir buradan,  Dünya Savaşları Anıtı, Belediye binası, taş kilise, Rideau alışveriş merkezi, Kanal, Sparks caddesi, Merkez Bankası, Ottawa Üniversitesi,  ve diğer  kalburüstü binaların yer seviyesinden görülüp şehrin ruhunun yakından duyumsanabileceği  hoş bir nokta.
Dışarıdan gelen misafirlere Ottawa’yı gezdirirken, zor anlar yaşamışımdır. O kadar dil dökmeme rağmen,  misafirlerimin şehri beğendiklerini söyleyemem.  Ottawa’yı Ankara’dan çok daha sıkıcı bulanlar, sıradan bir  İskandinav kasabasına benzetenler…hatta  “kişiliksiz bir şehirmiş”  diyenler de çıktı…”Burada ömür törpüleyeceğime gider köyümde çobanlık yaparım” diyenlerden hiç söz etmeyeyim!
Hoşuma giden bir benzetme de, Torontolu arkadaşların, Nevşehir yakıştırmasıdır. Toronto’ya,  İstanbul muamelesi yapan bu dostların, Kanada’nın başkentine verdikleri değer de o kadardır.  En basitinden   Ottawa’nın Bank caddesiyle Toronto’nun Young caddesini karşılaştırıldığında ( yani böyle bir gaflette bulunulduğunda) pek de haksız sayılmazlar.. Ya, bizim İstiklal caddesiyle,  Ottawa’nın Sparks caddesi!  Sakın karşılaştırmayınız bile…Sonuçta Torontolu’lara göre, Ottawa’nın en güzel yeri, Toronto çıkışı olmalı.
Ottawa’nın yaz akşamları ne hoştur! Nehir kenarında sakin suları dinlemek, leylak kokularıyla mest ve mağrur park ve bahçelerinde gezinmek, kaz ve ördek sesleri arasında bir göl kenarında yoğun bir daussıla hüznü yaşamak, akşam telaşıyla bir görünüp bir kaçan kunduzları, köstebekleri izlemek, taze kesilmiş çimen kokularını içine çekmek, parklardan , arkabahçelerden yükselen barbakü kokuları gibi  sade  zevkleri uğruna kahrı çekilebilecek bir şehirdir Ottawa.
Baskentin iki markası var: Hokey takımı Senatorler ve Uluslararası Lale festivali…Ottawa’yı kolaylıkla bir hokey kasabası olarak niteleyebiliriz. Kuzey Amerika’da bir şöhreti varsa Ottawa’nın, bir G8 başkenti olduğu için değil de Senatörs gibi iyi bir hokey organizasyonuna sahip  olduğu içindir.
Lale zamanı Ottawa, en güzel renklerine bürünür. Bu nazenin çiçek, üç beş günlüğüne de olsa ısıtır şehri ve rayihalı rüzgarlar estirir. Bunun dışında Ottawa, yazları irili ufaklı onlarca festivalin yapıldığı bir festival cennetidir.
Şehri tanımlarken daha ilk cümlede gayri ihtiyari tevazu kelimesini kullanıverdim. Ottawa bu sıfatı, sadece dağı taşı ile değil,  insanlarıyla da hak ediyor. Genel itibarıyla gösterişsiz insanların yaşadığı bir memleket. Çarparsa eğer bir gösteriş gözünüze, bilin ki ezik bir göçmen insiyakıdır bu. Bir şark kurnazlığı, değilse bir  sonradan görmeciliktir.
Genelde rahattır Ottawalı.  Muhalefet liderini şehir merkezinde bir yerde sakal traşı oluyorken, belediye başkanını manavda sebze meyve seçerken görebileceginiz bir başkenttir…Otobüste ya da sinema salonunda  yanınızda oturan kişi, orduda üst düzey bir asker ya da bir senatör olabilir…Şehrin emniyet amiri, bir akşam, yemekli toplantı sonrasında korumasız elini kolunu sallayarak, özel otosuna atlayıp gidebilir evine. İstediğiniz yetkiliye bir telefonla ulaşabileceğiniz bir başkent işte…
Şikago’dan iki üç günlüğüne biri  gelmişti Ottawa’ya, önceden tanımadığım biri.. Otele yerleşmiş, iki gün sonra bana ulaştı bir şekilde. Şehri kendisine gezdirip, Türklerle tanışdırdım, gurbette güzel bir gün yaşadık birlikte. Bu güzel insan,  ayrılırken şunu dedi havaalanında:
 “İşte şimdi bu ruhsuz şehir, benim için bir mana ifade etti”.
 Arkadaş iki gün şehirde bunalmış, sıkıntıdan bezmiş. Elbette şehirlere mana ve ruh veren insanlardır. Eskiler, mekanların şerefi o mekanda ikamet edenlerden gelir  demişler.
Benim o Süleymaniye tepelerinden Y.Kemal’in Üsküdar tepelerinden gördüğü  manzarayı buralarda görebilmek mümkün değil elbette. Gördüğümüz olağanüstü tabiat, eğer bizi naturalist saplantılara mahkum etmiyor da, tefekküre sevk ediyorsa bir manası var.
SHARE
Previous articleKanada’da Kış…
Next articleMontreal

LEAVE A REPLY